İdari işlem; kamu gücüne dayanılarak gerçekleştirilen, idare hukuku ve uyuşmazlık durumunda idari yargıya tabi olan, hukuki sonuç doğurmaya yönelik irade açıklamalarıdır. Yani kısaca idari işlem, idarenin hukuki sonuç doğurmaya yönelik irade açıklaması olarak açıklanabilir.
İdari işlemin yasal bir tanımı bulunmamakla birlikte, bu işlemin nitelikleri öğretide ve idari yargı kararlarında belirlenmektedir. Bir tasarruf ya da kararın idari işlem sayılabilmesi için, bunun kamu kurumu veya idare örgütü içinde yer alan bir idari makam tarafından verilmiş olması gerekir. Ayrıca idarenin, idare hukuku alanındaki faaliyetleriyle ilgili olması da önemlidir. Başka bir deyişle, idarenin kullandığı yetki ve serdettiği kamusal irade ve bundan doğan etki ve sonuçlar idare hukuku alanında açıkça ortaya koymalıdır.
Yürütmenin Durdurulması Kararının Hukuki Niteliği ve Önemi
İdare kendisine verilen görevleri yerine getirmek için bir takım işlem ve eylemler yaparken, kamu yararı ve gücünden kaynaklanan üstün yetkiler ile donatılmıştır.
Bu yetkisini kullanarak bir işlem tesis eden veya eylemde bulanan idarenin bu faaliyetleri, yargı yerlerince hukuka aykırılığının tespitine kadar hukuka uygun kabul edilir.
İdare, kamu hizmetlerini kamu gücü ayrıcalıkları dediğimiz üstün hak ve yetkilerini kullanarak aldığı kararlarla yürütür. Hiçbir makam veya kuruluşun izni ya da onayı olmaksızın kendiliklerinden yürütülme özelliğine sahiptirler.
İdare tarafından tesis edilen bu işlemlerden hukuka uygunluk karinesinden yararlandıklarından bu işlemlere karşı dava açılması işlemin yürütülmesini kendiliğinden durdurmaz.
İDARİ YARGILAMA HUKUKUNDA TAM YARGI DAVASI ve TAZMİNAT SORUMLULUĞU
Tam Yargı Davası Nedir?
Tam yargı davası, idare tarafından gerçekleştirilen işlem veya eylemler sebebiyle kişisel hakkı ihlal edilenlerin, ihlal sebebiyle maruz kaldıkları maddi ve manevi zararın tazmini talebiyle idareye karşı açtıkları davadır. Tam yargı davası, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2’inci maddesinde; “İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları” şeklinde düzenleme altına alınmıştır.
Tam yargı davası, esasında özel hukuktaki tazminat davalarının kamu hukukundaki görünüşüdür. Bu yönüyle, tipik bir tazminat davasıdır. İdari bir işlem nedeniyle üç farklı şekilde tam yargı davası açılabilir: iptal davası ile beraber, iptal davasının kesinleşmesinin ardından ve iptal davası hakkında yerel mahkeme kararı verildikten sonra. T.C. Anayasası idarece gerçekleştirilen işlem ve eylemlerden zarar görenlerin, maruz kaldıkları zararın giderilmesi amacıyla idari yargıya müracaat edebileceğini hüküm ve güvence altına almıştır.
İDARİ YARGILAMA HUKUKUNDA SÜRELER VE SÜRELERİN HESAPLANMASI
İdari yargıda süreler; gerçek veya tüzel kişilerin idareyle olan ilişkilerinde belirli işlemleri yapmaları, dava açmaları veya itiraz haklarını kullanmaları için kanunen belirlenmiş zaman aralıklarıdır. İdareye karşı dava açabilmek, itirazda bulunabilmek veya benzeri bir hakkı kullanabilmek için bu süreler içinde harekete geçmek gerekir. Aksi takdirde, süre geçtikten sonra yapılan başvurular kural olarak kabul edilmez.
İdari yargı alanında haklı olmak tek başına yeterli değildir. Usule ilişkin süre kurallarına riayet etmek de davanın başarılı olabilmesi için şarttır. Örneğin, size tebliğ edilen bir idari işleme karşı süresi içinde dava açmazsanız, işlemin hukuka aykırı olması halinde bile yargı yoluyla sonuç alamazsınız. Bu nedenle idari yargıda öngörülen süreleri iyi bilmek ve takibini yapmak çok önemlidir.
İdari yargıdaki sürelerle ilgili kurallar başta 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK) olmak üzere çeşitli mevzuat hükümlerinde düzenlenmiştir.
Görev, bir uyuşmazlığın hangi yargı kolunda (adli, idari, anayasa yargısı vb.) ve o yargı kolu içinde hangi derece mahkemesinde görüleceğini belirleyen kurallardır. İdari yargılama hukukunda görev, esas olarak idarenin kamu gücüne dayanarak yaptığı işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların hangi yargı merciinde çözümleneceğini ifade eder.
Görev kuralları kamu düzenine ilişkindir. Bu nedenle:
Mahkeme görevli olup olmadığını re’sen inceler.
Taraflar görev konusunda anlaşma yapamaz.
Görev itirazı yargılamanın her aşamasında ileri sürülebilir.
İDARİ YARGILAMA HUKUKUNDA İDARİ YARGININ GÖREV ALANI
İdari Yargının Görevli Olduğu Uyuşmazlıklar
İdari yargının görev alanı, esas itibarıyla idarenin kamu gücüne dayanarak tesis ettiği işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların çözümünü kapsar. Türkiye’de idari yargının görev alanı başta Anayasa’nın 125. maddesi ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK) olmak üzere çeşitli kanunlarla belirlenmiştir. Anayasa m.125 uyarınca “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.” Bu hüküm, idarenin hukuka bağlılığını ve yargısal denetime tabi olduğunu ortaya koyan temel anayasal ilkedir. Söz konusu Anayasa maddesi idari yargılama hukukunun temelini oluşturur.
İdari yargının görevli olduğu başlıca uyuşmazlıklar şunlardır:
İptal davaları: Hukuka aykırı olduğu iddia edilen idari işlemlerin iptali amacıyla açılır.
Tam yargı davaları: İdari eylem veya işlemlerden dolayı kişisel hakları ihlal edilenlerin açtığı tazminat davalarıdır.
İdari sözleşmelerden doğan davalar: Kamu hizmetinin yürütülmesine ilişkin idari sözleşmelerden kaynaklanan uyuşmazlıklar idari yargının görev alanına girer.
Burada belirleyici ölçüt, uyuşmazlığın kaynağının kamu gücü kullanımı olup olmadığıdır. Eğer idare özel hukuk kişisi gibi hareket etmişse (örneğin kira sözleşmesi yapmışsa), uyuşmazlık adli yargının görev alanına girer. Ancak idare tek taraflı ve kamu gücüne dayanarak işlem tesis etmişse, uyuşmazlık idari yargıda görülür. Bununla birlikte kanunumuzda incelenmiş idari yargıda görülen davalar veya idari bir uyuşmazlığa konu olsa da adli yargıda görülecek olan davalar söz konusudur.
Doktor adaylarında güvenlik soruşturması atanmak için TUS’a giren tüm adaylara yapılır. Doktor güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması bir çok atamanın iptaline neden olabilir. Bu şekilde güvenlik soruşturması uzun süren doktor adayları da mevcut olabilir. Doktorluk güvenlik soruşturması 1-2 ay gibi kısa sürede bitirilse de sorun tespit edilen kişilerin güvenlik soruşturması 5-6 aya kadar uzayabilmektedir. Güvenlik soruşturması olumsuz doktor devlet kadrosunda hiçbir yerde çalışamadığı gibi özel hastanelerde çalışması da bazı durumlarda sorun teşkil edebilir. Bir alışkanlık olarak ne kadar çok “güvenlik soruşturması” adı verilse de doktorlara ve sağlık çalışanlarına güvenlik soruşturması yapılmaz. Doktor ve sağlık çalışanları arşiv araştırmasına tabidirler. Önceki meslek gruplarında da belirttiğimiz gibi arşiv araştırması ve güvenlik soruşturması birbirinden farklı kavramlardır.
03.10.2016 tarihli ve 676 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 48.maddesine devlet kademelerinde görev alacak tüm memur adayları için güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması şartı eklenmiştir. Söz konusu husus, sadece memur olacak kişiler hakkında değil, devlette sözleşmeleri personel olarak çalışacak kişiler için de bir şart haline gelmiştir. Bu madde 2019 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş ve 2020 haziran ayında yeni güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması kanun teklifi meclise sunulmuş ve kabul edilmiştir. Yeni Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu kapsamında doktorlar için sadece arşiv araştırması yapılması gereklidir. Ekstra güvenlik soruşturması doktorlara yapılmaz. Bu nedenle 657 sayılı Devlet Memurları Kapsamında memur ya da sözleşmeli personel olarak istihdam edilecek doktorlar için güvenlik soruşturması yapılmayacaktır. TUS güvenlik soruşturması geçiren ve olumlu sonuçlanan doktorlar her meslek grubunun güvenlik soruşturması gibi atamaya hak kazanır.
Kadastro, taşınmaz malların sınırlarının, hukuki durumlarının ve maliklerinin belirlenerek tapu siciline geçirilmesini sağlayan teknik ve hukuki bir işlemler bütünüdür. Türkiye’de kadastro faaliyetleri esas olarak 3402 sayılı Kadastro Kanunu hükümlerine göre yürütülmektedir.
3402 sayılı Kanun’un 1. maddesinde kadastro faaliyetlerinin amacı açıkça belirtilmiştir. Buna göre kadastro; ülke koordinat sistemine göre memleketin kadastral topografik haritasına dayalı olarak taşınmaz malların sınırlarını arazi ve harita üzerinde belirlemek, hukuki durumlarını tespit etmek ve tapu sicilini kurmaktır. Bu düzenleme, kadastro işleminin hem teknik (ölçüm ve haritalama) hem de hukuki (mülkiyet ve ayni hakların belirlenmesi) boyutunu ortaya koymaktadır.
Kadastro Davaları Nelerdir?
Kadastro davaları, taşınmaz üzerinde hak sahibi olan kişilerin mülkiyet hakkını korumak adına açabileceği tapu davalarıdır. Kadastro, ülke sınırları içerisindeki taşınmazların sınırlarının belirlenmesini sağlar ve taşınmaz sahibine tapu verilir. Bu taşınmaz üzerinde hakkı olan taraflar, haklarını korumak adına kadastro tespitine itiraz davası açabilir.
Kadastro itirazı, kadastro ekibinin çalışmalarına devam ettiği süre içerisinde, taşınmazın sınırları belirlenmeden yapılabilir. En geç on gün içerisinde taşınmaz sınırlarının kesin olarak belirlenmesinden önce itiraz edilmelidir. Bu süreçte sunulan belgelerin geçerli olması gerekir. İtiraz eden kişi, ilan süresi olan 30 gün içerisinde dava açabilir.
Kadastro ekibinin çalışmalarının sona ermesi ve kadastro müdürü tarafından onaylanan tutanaklar olması halinde kadastro mahkemesinin kesin kararları 3 ay içerisinde tapu kütüklerine kayıt edilir. Bu durumda, taşınmaz üzerinde hak sahibi olan ve mülkiyet hakkını korumak isteyen kişilerin 10 sene içerisinde dava açması gerekir. Zamanaşımı olması halinde dava açılması mümkün değildir.
Kadastro Tespiti Nedir?
Kadastro tespiti, kadastro çalışmaları sırasında bir taşınmazın;
Sınırlarının,
Yüzölçümünün,
Niteliğinin (arsa, tarla, bağ, bahçe vb.),
Malikinin veya hak sahiplerinin,
Üzerindeki ayni hakların
idari bir işlemle belirlenmesidir.
Kadastro tespiti, teknik ölçüm işlemiyle birlikte hukuki incelemeyi de içerir. Kadastro ekipleri taşınmazın bulunduğu yerde inceleme yapar, zilyetlik durumunu araştırır, varsa tapu kayıtlarını ve diğer belgeleri değerlendirir ve bu doğrultuda bir tespit tutanağı düzenler.
3402 sayılı Kanun’un 4 ve devamı maddelerinde kadastro çalışmalarının nasıl yürütüleceği düzenlenmiştir. Kadastro ekipleri; kadastro teknisyeni, bilirkişi ve mahalle/köy muhtarının katılımıyla arazi üzerinde inceleme yapar. Yapılan tespitler tutanak altına alınır ve askıya çıkarılır.
Kadastro Tespitinin Hukuki Niteliği ve Kadastro Tespitine İtiraz
Kadastro tespitine itiraz davası, taşınmazın mülkiyetine ilişkin olarak yapılan kadastro çalışmalarının sonucunda düzenlenen tutanaklara karşı ilgililer tarafından açılabilen özel nitelikli bir dava türüdür. Türkiye’de taşınmazların tapuya tescili ve mülkiyetin hukuken belirlenmesi amacıyla yapılan kadastro çalışmaları, 3402 sayılı Kadastro Kanunu ve ilgili mevzuatlar çerçevesinde yürütülür. Bu işlemler sırasında yapılan tespitlerin gerçeğe aykırı olması, hak sahipliğine ilişkin hatalı değerlendirme yapılması veya tapu kayıtlarında uyuşmazlık bulunması durumlarında, hakları zedelenen ilgililer bu davayı açabilir. Bu durumda yapılan itiraz kadastro tespitine itiraz davasına vücut verir.
Kadastro tespiti; taşınmazın sınırlarının, malikinin, vasfının ve yüzölçümünün belirlenerek kadastro tutanağına geçirilmesini ifade eder. Bu tutanakların kesinleşmeden önce ilan edilmesi ve ilgililere duyurulması gereklidir. Bu ilan süresi içinde itiraz edilmezse, kadastro tespitleri kesinleşir ve taşınmazın bu şekilde tescili yapılır. Ancak, itiraz süresi içinde veya belirli koşullar altında bu tespitlere karşı dava açılması mümkündür. İşte bu dava, kadastro tespitine itiraz davası olarak adlandırılır.
Kadastro Tespitine İtiraz Davasında Usul ve Yöntem
Genel Çerçeve ve Hukuki Dayanak
Kadastro tespitine itiraz davası, doğrudan 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 10. ve 12. maddeleriyle ilişkilidir. İlgili maddelerde kadastro tutanaklarının nasıl düzenleneceği, ilgililere nasıl bildirileceği ve itiraz edilmezse nasıl kesinleşeceği açıkça belirtilmiştir. Özellikle 12. madde, ilan edilen tutanaklara karşı dava açılabilecek süreleri ve koşulları düzenlemekte; bu yönüyle hak düşürücü sürelerin belirlenmesinde esas alınmaktadır.
Ayrıca, Türk Medeni Kanunu ile birlikte HMK (Hukuk Muhakemeleri Kanunu) da bu davanın usul hükümlerini belirlemektedir. Görevli mahkemenin belirlenmesi, delillerin değerlendirilmesi, keşif ve bilirkişi incelemesi gibi süreçler HMK’ya göre yürütülür.
Kadastro Tespitine İtiraz Davası Nasıl Açılır?
Kadastro, ülke sınırları içerisinde yer alan taşınmazların sınırlarının belirlenmesi, haritadaki yerinin belirlenmesi için yapılan incelemeler sonucunda taşınmaz sahibine tapu verilmesidir. Kadastro çalışmaları bittikten sonra kadastro müdürünün kararı ile en geç 3 ay içerisinde tapı kaydı, kütüğe yapılır. İncelemelerin haksız olması ve alınan kararın yanlış olması durumunda mülkiyet sahiplerinin itiraz etme hakkı vardır.
Kadastro tespitine itiraz edilmesi için kadastro çalışmalarının bitmemiş olması gerekir. 3 ay içerisinde incelemeler sürerken mülkiyet sahibi kişiler, kadastro itiraz davası açabilir. Kadastro çalışmalarının sonra ermesi ve kütük kaydının yapılması halinde itiraz edecek kişilerin 10 yıl içerisinde dava açması gerekmektedir. Kadastro tespiti davalarında zamanaşımı süresi 10 yıldır. Bu süre sonunda taşınmaz sahiplerinin dava açma hakkı yoktur.
Kadastro Tespitine İtiraz Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Nedir?
Kadastro tespitine itiraz davalarında görevli mahkeme, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 26. maddesi uyarınca belirlenir. Bu maddeye göre, kadastro işlemleri sürecinde yapılan tespitlere karşı açılan davalarda görevli mahkeme, kadastro mahkemeleridir. Ancak her adliyede özel bir kadastro mahkemesi kurulmamış olabilir. Bu durumda görev, Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından yerine getirilir.
Yani, davanın açılacağı yerde kadastro mahkemesi varsa doğrudan o mahkemeye; yoksa Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurulmalıdır. Uygulamada çoğu taşra adliyesinde ayrı bir kadastro mahkemesi bulunmadığından, davalar genellikle Asliye Hukuk Mahkemelerinde görülmektedir.
Özetle Kadastro Mahkemesi varsa doğrudan o mahkeme görevlidir. Kadastro Mahkemesi yoksa Asliye Hukuk Mahkemesi görevli olur.
Yetkili mahkeme, davaya bakma hakkı olan coğrafi yargı yerini ifade eder. Kadastro tespitine itiraz davalarında yetkili mahkeme, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesidir. Bu husus, hem 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun ilgili hükümlerinden hem de 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 12. maddesinden kaynaklanmaktadır.
HMK madde 12’ye göre, taşınmazın aynına ilişkin davalarda yetkili mahkeme taşınmazın bulunduğu yer mahkemesidir. Kadastro tespitine itiraz davaları da taşınmazın aynına ilişkin davalardan olduğu için yetki taşınmazın bulunduğu yere aittir. Bu kural kamu düzenine ilişkindir ve mahkeme, tarafların açık bir yetki sözleşmesi yapsa dahi başka bir yerdeki mahkemede davaya bakamaz.
Kadastro Davası Kimler Arasında Açılabilir?
Bu davada davayı açabilecek kişi hak sahibi olan mülkiyet sahipleridir. Tespitin yanlış yapılması nedeniyle zarar gören kişi, tespiti yapan ekipler kusurlu olsa dahi devletin sorumluluğu doğduğundan, devlete husumet yöneltebilecektir. Yani davada, devletin işlemi yapan ilgili birimleri davalı sıfatını taşımaktadır.
Kadastro Tespitine İtiraz Davasında Süreler ve Hak Düşürücü Sürelerin Önemi
Kadastro tespitine itiraz davaları, belirli süreler içinde açılması gereken ve bu sürelere uyulmadığı takdirde dava hakkının ortadan kalktığı özel nitelikli davalardır. Özellikle 3402 sayılı Kadastro Kanunu kapsamında yürütülen işlemlerde, hak düşürücü sürelerin kaçırılması halinde, mülkiyet hakkı kaybedilebilir ve tespit kesinleşmiş olur. Bu nedenle sürelere dair bilgi sahibi olmak ve dava stratejisini buna göre belirlemek hayati öneme sahiptir.
Kadastro tespitine karşı açılacak davalarda, itiraz süresi 30 gündür. Bu süre, kadastro tutanaklarının ilan edildiği tarihten itibaren işlemeye başlar. 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesi uyarınca, bu ilan süresi sonunda tespitler kesinleşir ve artık tescil aşamasına geçilir. Dolayısıyla bu 30 günlük süre içerisinde dava açılmazsa, tespit kesinleşir ve hukuki açıdan artık geçersiz sayılabilecek bir tespit dahi hukuk düzeni tarafından geçerli kabul edilir.
Bu sürenin istisnasız bir şekilde uygulanması, hak kayıplarının en büyük nedenlerinden biridir. Çünkü bu 30 günlük süre hak düşürücü süre niteliğindedir. Yani süre geçtikten sonra, mahkemenin taraflara süreyi uzatma ya da haklı sebep nedeniyle sürenin yeniden başlamasını sağlama yetkisi yoktur. Mahkeme, süre geçtikten sonra açılan davayı usulden reddeder.
Kadastro Tespitinde 30 Günlük Askı Süresi: İlan Süresinin Başlangıcı
Kadastro tespitleri tamamlandığında, tespit tutanakları ilgili köy veya mahalle muhtarlığında ve kadastro müdürlüğünde 30 gün süreyle askıya çıkarılır. Bu askı ilanı, itiraz süresinin başlangıcıdır. Tutanakların askıya çıkarıldığı ilk gün süre işlemeye başlar. Taraflara ayrıca bir tebligat yapılmaz. Bu nedenle, taşınmazla ilgisi olan herkesin ilan tarihini takip etmesi gerekir.
İlan süresi boyunca tutanaklara itiraz edilmezse, kadastro tespitleri kesinleşir ve ilgili tapu siciline tescil edilir. Tescil işlemi gerçekleştikten sonra, bu tapu kaydına karşı açılacak davalar artık “tescilin iptali ve tescil” davası niteliği taşır ve ispat yükü daha ağırdır. Bu nedenle, ilan süresinin yakından takip edilmesi büyük önem arz eder.
İtiraz süresi olan 30 gün içerisinde dava açılmaması durumunda:
Kadastro tespiti kesinleşir.
Tapu siciline kayıt yapılır.
Artık sadece “tescilin iptali ve tescil” davası açılabilir.
Bu tür davalarda ispat yükü, kadastro itiraz davasına göre çok daha ağırdır.
Bu nedenle kadastro tespitine ilişkin herhangi bir şüphe, sınır ihtilafı ya da yanlış tespit olduğunu düşünen kişilerin, 30 günlük ilan süresi içinde mutlaka dava açmaları gerekir.
Kadastro Hukukunda Tapu İptal ve Tescil Davaları
Tapu iptali ve tescil davası, kadastro davalarından biridir. Tapu iptali davası, taşınmazın haksız yollarla üçüncü kişilere geçmiş olması durumunda açılır. Taşınmaz sahibinin mülkiyet haklarını korumak adına dava açma hakkı vardır. Tapu iptali davası, taşınmazın bulunduğu bölgedeki yetkili mahkemeye açılır.
Tapu iptali davası, asliye hukuk mahkemesine dilekçe yazılarak açılır. Taşınmazın bulunduğu bölge dışında hiçbir asliye hukuk mahkemesi bu davayı kabul etmez. Tapunun haksız bir şekilde başka bir kişiye ait olması durumunda mülkiyet sahibinin kanıt sunarak dava açması gerekir. Karşı tarafın ölmesi ve kayıp olması durumunda dava, mirasçılara açılır.
Kadastro Davalarında Dava Açma Süreci ve Dava Dilekçesinin Hazırlanması
Dava süreci, doğru ve kapsamlı bir dava dilekçesinin hazırlanmasıyla başlar. Dilekçede öncelikle davanın konusu açık şekilde belirtilmelidir: “Kadastro tespitine itiraz” davası. Ardından davacı ile davalı bilgileri, taşınmaza ilişkin ada, parsel, köy/mahalle ve ilçe bilgileri eksiksiz yazılmalıdır. Bu bilgiler kadastro tespitinin hangi parseli kapsadığını somut olarak göstermeli, mahkemede karışıklığa yol açmayacak netlikte olmalıdır.
Dilekçede ayrıca tespitin neden hatalı olduğu ve hangi gerekçeyle iptal edilmesi gerektiği açık şekilde anlatılmalıdır. Bu iddialar; mülkiyet hakkının ihlal edildiği, tespitin yanlış sınıra göre yapıldığı, zilyetliğin göz ardı edildiği ya da önceki tapu kayıtlarının dikkate alınmadığı gibi somut vakıalara dayanmalıdır.
Kadastro tespitine itiraz davaları, nispi harca tabi olmayan davalardandır. Bu nedenle davacı, davayı açarken maktu harç öder. Ayrıca keşif, bilirkişi ve tebligat gibi işlemler için peşin gider avansı yatırılması gerekir. Bu gider kalemlerinin zamanında yatırılmaması durumunda dava usulden reddedilebilir veya işlem yapılmaksızın bekletilebilir.
Dava açıldıktan sonra mahkeme genellikle keşif ve bilirkişi incelemesi yapacağı için, ek gider avanslarının yatırılması gerekebilir. Bu noktada tarafların süreci dikkatle takip etmeleri önemlidir.
Kadastro Davalarında İddiaların Somutlaştırılması
Davacı, itirazını desteklemek için dilekçede yalnızca hukuki gerekçelere değil, aynı zamanda somut vakıalara dayanmalıdır. Örneğin:
Tapu kayıtları (önceki malikin adı, sınırların gösterildiği tapu planları),
Bu deliller mahkemeye sunulmalı, gerekirse fotokopi yerine asılları veya onaylı suretleri ibraz edilmelidir. Delillerin eksik sunulması, iddianın ispat edilememesi anlamına gelir.
Tanıma, yabancı ülkelerde verilen icrai nitelikte olmayan mahkeme kararlarının ülkemizde kabul edilmesidir. Tanıma başka bir ülkede verilen mahkeme ilamında belirtilen hususların Türk mahkemelerine bildirilmesine yöneliktir. Yabancı mahkemenin verdiği kararın yerel mahkemece tanınması ile tanınan karar Türkiye Cumhuriyeti’nce ülkemizde kısmen veya aynen uygulanabilir. Yani yurt içinde verilen mahkeme kararı gibi sonuç doğurur.Devamını oku
Ülkemizin polis ihtiyacını karşılamak, polis olmak isteyenleri belirli eğitimlerden geçirerek polislik mesleğine hazır hale getirmek adına merkezler kurulmuştur. Ülkemizde bulunan bu merkezler: POMEM, PMYO, PAEM adlandırılır. Bu merkezler hakkında kısa bir bilgi edinirsek:
Polis Meslek Eğitim Merkezleri (POMEM) (Polis yetiştirir ve 6 ay eğitim verilir.)
Polis Meslek Yüksekokulları (PMYO) (Polis yetiştirir ve 2 yıl eğitim verilir.)
Polis Amirleri Eğitim Merkezi (PAEM) (Komiser yetiştirir ve 11 ay eğitim verilir.)
1) PMYO ÖĞRENCİ ADAYLARININ MESLEĞE ALIM SÜRECİ
PMYO öğrenci adaylarının Polis Meslek Yüksekokullarına alımını düzenleyen Polis Akademisi Başkanlığı Polis Meslek Yüksekokullarına Giriş Yönetmeliği aşağıdaki gibidir.
Görüldüğü üzere PAEM’e öğrenci adaylığı için aranan şartlar yukarıdaki mevzuatta açıklanmıştır.
Sınav Komisyonlarının Oluşturulması
Ön Sağlık Kontrolü
Fiziki Yeterlilik Sınavı
Mülakat Sınavı
A) ÖN SAĞLIK KONTOLÜ
Bu süreçte önce sınav komisyonları oluşturulduktan sonra ön sağlık şartları aşamasına geçilir. Öğrenci adayları ön sağlık kontrolünden geçirilir. Bu kontrol Emniyet Teşkilatı Sağlık Şartları Yönetmeliği hükümlerine göre yapılır.
Ön sağlık kontrolü sonrasında adaylar hakkında “Polis Meslek Yüksekokulları Öğrenci Adayı Olur” veya “Polis Meslek Yüksekokulları Öğrenci Adayı Olamaz” şeklinde karar verilir. Hakkında “Öğrenci Adayı Olamaz” şeklinde karar verilen adaylar, fiziki yeterlilik ve mülakat sınavı aşamalarına geçemezler. Bu karara karşı ayrıca İdare Mahkemesinde dava açmak mümkündür. Bu aşamada başarılı olan adaylar fiziki yeterlilik sınavı aşamasına geçmeye hak kazanır.
B) FİZİKİ YETERLİLİK SINAVI
Ön sağlık kontrolünü geçen adaylar fiziki yeterlilik sınavına alınırlar. Fiziki yeterlilik sınavı; Polis Akademisince belirlenecek kriterler çerçevesinde yapılır. Erkek ve kadın adayların sınavları farklı kriterlere göre değerlendirilir. Başarılı olmak için yüz tam puan üzerinden en az altmış puan almak gereklidir.
C) MÜLAKAT SINAVI
Polis Meslek Yüksekokulları (PMYO) öğrenci adayları fiziki yeterlilik sınavını başarıyla geçerek mülakat sınavına girmeye hak kazanır. Genel sıralamaya oransal olarak en fazla etki eden aşama bu aşamadır.
Yönetmeliğe göre mülakat komisyonunda, adayların hal ve hareketlerinin psikolojik açıdan değerlendirmesini yapmak üzere psikolog veya rehberlik ve psikolojik danışmanlık bölümü mezunu bir üye görevlendirilmeli ve bu değerlendirme mülakat komisyonu ile paylaşılmalıdır.
Yine yönetmeliğe göre “Adaylara, Soru Hazırlama Komisyonunca hazırlanıp Soru Denetleme Komisyonunca uygun görülen soruların yazılı olduğu bir kart çektirilir. Konu hakkında düşünmesi ve sunum yapması için süre verilir. Konu ile ilgili komisyonca adaya sorular sorulabilir.”
Değerlendirmede adayın;
a) Konu hakkında bilgi düzeyi,
b) Kendisinden istenileni kavrama,
c) Özgüveni,
ç) İfade etme yeteneği,
d) Beden dilini kullanma becerisi,
olmak üzere beş ayrı kritere göre ve her bir kriter yirmi puan olmak üzere toplam yüz tam puan üzerinden yapılır. Adayın mülakat sınavından başarılı olabilmesi için yüz puan üzerinden en az yetmiş puan alması gerekir.”
Görüleceği üzere bir adayın mülakat aşamasını da başarı ile geçebilmesi için yüz tam puan üzerinden en az 70 puan alması gerekmektedir. Aksi takdirde aday başarısız sayılır ve bu aşamada elenmiş olur.
2) SINAV SONUCUNUN BELİRLENMESİ, GENEL PUANIN TESPİTİ VE İLANI
Ön sağlık kontrolünden geçen, fiziksel yeterlilik sınavından en az 60 puan alan ve son olarak mülakat sınavından en az 70 puan alan Polis Meslek Yüksekokulları (PMYO) öğrenci adayları tüm aşamalardan başarıyla geçmiş sayılır ve başarı sıralamasının belirlenmesi açısından genel puanı hesaplanır.
Yönetmeliğe göre Adayların başarı sıralamasına esas PMYO giriş puanı; adayın KPSS puanının % 25’i, fiziki yeterlilik sınavı puanının % 25’i ve mülakat sınavı puanının % 50’sinin toplamıdır. Başarı sıralaması puanında eşitlik olması halinde sırasıyla; KPSS’den alınan puan, mülakat puanı, fiziki yeterlilik puanının yüksekliği esas alınır. Bunlarda da eşitlik olması halinde yaşı küçük olan aday tercih edilir.
Görüldüğü üzere genel başarı sıralamasını etkilen en önemli unsur %50 oranla mülakat sınavı puanıdır. Sınav sonuçları Polis Akademisi Başkanlığınca ilan edilir. Asil, yedek ve başarısız olmak üzere ayrı ayrı sınav sonuç listesi düzenlenir. Buna göre sınav sonucu “başarısız” olarak ilan edilen adayların asil veya yedek sıralamasına giremeyip fiziksel yeterlilik sınavından 60 puanın altında veya mülakat sınavından 70 puanın altında aldığı anlaşılır.
3) MÜLAKAT SONUÇLARINA İTİRAZ SÜRECİ
Anayasa MADDE 125- İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.
Bu hüküm ile ifade edilmek istenen etkili bir yargısal denetimin sağlanmasıdır. Bu nedenle Polis Amirleri Eğitim Merkezleri (PAEM) öğrenci adaylarının bu sınavlarda başarısız sayılma işleminin de tüm idari işlemlerin yargısal denetiminde olduğu gibi yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden yargısal denetiminin yapılabilmesi gerekmektedir.
Polis Meslek Yüksekokulları (PMYO) öğrenci adaylarının mülakat sonucunun elverişli olmamasına karşılık adaylar 2577 sayılı ve 20/1/1982 Resmî Gazete tarihli İdari Yargılama Usulü Kanununa göre idare mahkemesine yürütme durdurma istemli iptal davası açmalıdır.
Polis Amirleri Eğitimi Merkezi (PAEM), Polis Meslek Eğitim Merkezleri (POMEM) ve Polis Meslek Yüksekokulları (PMYO) öğrenci adaylarının mülakat sonucunun elverişli olmamasına karşılık adayların açacağı dava 2577 sayılı ve 20/1/1982 Resmî Gazete tarihli İdari Yargılama Usulü Kanununun 32. maddesinin birinci fıkrasına göre “İdari Davalarda Genel Yetki başlığı altında” şu şekilde belirtilmektedir:
Madde 32 – 1. Göreve ilişkin hükümler saklı kalmak şartıyla bu Kanunda veya özel kanunlarda yetkili idare mahkemesinin gösterilmemiş olması halinde, yetkili idare mahkemesi, dava konusu olan idari işlemi veya idari sözleşmeyi yapan idari merciin bulunduğu yerdeki idare mahkemesidir.
Buna göre mevcut idari merciin olacağı yer ezcümle PAEM, PMYO ve POMEM kurumlarının bulunduğu şehirdeki idare mahkemesi, mülakat sınavının sonucu nedeniyle ilişiği kesilen adayın açacağı davada yetkili mahkemedir.
6) DAVA AÇMA SÜRESİ NEDİR?
Polis Meslek Yüksekokulları (PMYO) öğrenci adaylarının ön sağlık kontrolünü ve fiziki yeterlilik sınavını geçmesi sonrası girdiği mülakat sınavının sonucuna itiraz etme yolu açıktır. Böyle bir itirazda bulunmak isteyen kişi 2577 sayılı ve 20/1/1982 Resmî Gazete tarihli İdari Yargılama Usulü Kanununa göre 60 gün içinde, İdare Mahkemesine, yürütme durdurma istemli iptal davası açmalıdır. Bu süre hak düşürücü süredir. Geçirilmesi durumunda dava açma hakkı son bulur.
7) YÜRÜTMENİN DURDURULMASI ŞARTLARI NELERDİR?
İdari yargılamada yürütmenin durdurulmasına karar verilebilmesi için şu şartların gerçekleşmiş olması gerekir:
İdari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararlar doğmalıdır.
İdari işlemin açıkça hukuka aykırı olması gerekir.
Yürütmeyi durdurma kararı verilmesinin davacı tarafından istenmesi gerekir.
Davalı idarenin savunmasının alınması gerekir veya savunma süresinin geçmesi gerekir. Ancak uygulanmakla etkisi tükenecek olan idari işlemler hakkında yürütmeyi durdurma kararı idarenin savunması alınmadan verilebilir. Ancak kamu görevlileri hakkında tesis edilen arama, naklen atama, görev ve unvan değişikliği, geçici veya sürekli görevlendirmelere ilişkin idari işlemler, uygulanmakla etkisi tükenecek olan idari işlemlerden sayılmaz.
Yürütmenin durdurulması kararı teminat karşılığında verilir. Ancak durumun gereklerine göre teminat aranmayadabilir.
Olağanüstü hallerde, kanunla yürütmenin durdurulması kararı verilmesi sınırlanabilir (AY m.125/6.)
Yukarıda sayılan şartların gerçekleşmesi halinde yürütmeyi durdurma kararı verip vermemek mahkemenin takdirindedir. Yürütmeyi durdurma kararı verilebilmesi için gereken koşullar sağlansa bile mahkeme yürütmeyi durdurma kararı vermek zorunda değildir. Yürütmeyi durdurma kararı gerekçeli olarak verilmektedir. Gerekçede ise idari işlemin hangi gerekçelerle hukuka aykırı olduğu veya olmadığı ve işlemin uygulanması halinde doğacak telafisi güç veya imkânsız zararların neler olduğunun belirtilmesi zorunludur.
Danıştay 12. Daire Başkanlığı 2018/2239 E. , 2021/1582 K.
Polis Meslek Yüksekokulundan mezun olan davacı tarafından; Polis memuru rütbesine aday memur olarak atanması amacıyla 28.05.2018 tarihinde yapılan sözlü sınavın, sözlü sınavda başarısız sayılmasına ilişkin işlemin, sözlü sınav ve başarısız sayılma işleminin dayanağı olan 03.06.2015 tarihli ve 29375 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Emniyet Genel Müdürlüğü Kadrolarına Polis Memuru ve Komiser Yardımcısı Rütbelerine Aday Memur Olarak Atanacaklara Uygulanacak Sınav Yönetmeliği’nin 5. Maddesinin iptali istenilmektedir.
Emniyet Genel Müdürlüğü Kadrolarına Polis Memuru ve Komiser Yardımcısı Rütbelerine Aday Memur Olarak Atanacaklara Uygulanacak Sınav Yönetmeliği uyarınca sözlü sınava tabi tutulduğu ve sınavda soruları bilmesine rağmen başarısız sayıldığı, Yönetmeliğin dayanağı olan Kanunda “sınavda başarılı olma” şeklinde bir düzenleme öngörülmüşken, dava konusu Yönetmelikte sınav şekli olarak sözlü sınavın belirlenmesinin hukuka aykırı olduğu, sözlü sınavın objektif kriterlere dayanmasının ve dolayısıyla etkin bir yargısal denetimin yapılmasının mümkün olmadığı, Yönetmelikte sözlü sınavın ne şekilde yapılacağına ilişkin net bir düzenleme bulunmadığı, adaylara soru kartı çektirilerek soru sorulması gerektiği, ancak komisyondaki üyelerin akıllarına gelen soruları sordukları, sınavın kayıt altına alınmaması ve verilen cevapların tutanağa geçirilmemesi nedeniyle sınavın değerlendirilmesinde objektif kriterlerin bulunmadığı belirtilerek, 28.05.2018 tarihinde yapılan sözlü sınavın, davacının sözlü sınavda başarısız sayılmasına ilişkin işlemin ve öğrenim süresini başarıyla tamamlayan öğrencilerin Emniyet Genel Müdürlüğü kadrolarına polis memuru veya komiser yardımcısı olarak atanmalarından önce sınava tabi tutulmalarını düzenleyen Emniyet Genel Müdürlüğü Kadrolarına Polis Memuru ve Komiser Yardımcısı Rütbelerine Aday Memur Olarak Atanacaklara Uygulanacak Sınav Yönetmeliği’nin 5. maddesinin iptali istenilmektedir.
İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından; Dava konusu düzenlemelerin, dayanağı 3201 sayılı Kanun’un Ek 1. maddesine uygun olarak yapıldığı, sınavların, her okulda ayrı ayrı komisyonlar kurularak sözlü sınav komisyon üyeleri tarafından objektif bir şekilde Yönetmelikte belirlenen kriterler doğrultusunda yapıldığı, dava konusu Yönetmeliğin ve bu Yönetmelikte belirlenen usul ve esaslara uygun olarak gerçekleştirilen sınav işlemlerinin hukuka uygun olduğu savunulmuştur.
3201 sayılı Emniyet Teşkilatı Kanunu’nun 6638 sayılı Kanun’un 23. maddesiyle eklenen Ek 1. maddesine dayanılarak hazırlanan Emniyet Genel Müdürlüğü Kadrolarına Polis Memuru ve Komiser Yardımcısı Rütbelerine Aday Memur Olarak Atanacaklara Uygulanacak Sınav Yönetmeliği uyarınca, Polis Meslek Yüksek Okulundan mezun olacak adayların sözlü sınava tabi tutulduğu, davacının, sözlü sınav sonucunda başarısız sayılması üzerine söz konusu sözlü sınavın ve davacının sözlü sınavda başarısız sayılmasına ilişkin işlemin iptali ile anılan Yönetmeliğin 5. maddesinin iptali istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmıştır.
Dava konusu Emniyet Genel Müdürlüğü Kadrolarına Polis Memuru ve Komiser Yardımcısı Rütbelerine Aday Memur Olarak Atanacaklara Uygulanacak Sınav Yönetmeliği’nin 5. maddesinin incelenmesi:
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.
Hukuk devleti ilkesinin vazgeçilmez unsurlarından birisi kanunların hukuk güvenliğini sağlaması, bu doğrultuda geleceğe yönelik, öngörülebilir kurallar içermesi gerekliliğidir. Bu nedenle, hukuk devletinde güven ve istikrarın korunabilmesi için kural olarak kanunlar, yürürlüğe girdikleri tarihten sonraki olaylara uygulanırlar. Kanunların geriye yürümezliği ilkesi uyarınca, kanunlar kamu yararı ve kamu düzeninin gereği, kazanılmış hakların korunması, mali haklarda iyileştirme gibi kimi ayrıksı durumlar dışında ilke olarak yürürlük tarihlerinden sonraki olay, işlem ve eylemlere uygulanmak üzere çıkarılırlar. Yürürlüğe giren kanunların geçmişe ve kesin nitelik kazanmış hukuksal durumlara etkili olmaması hukukun genel ilkelerindendir. Hukuk devleti ilkesinin temel gereklerinden biri de hiç kuşkusuz kazanılmış haklara saygı gösterilmesidir. Kazanılmış haklara saygı, hukuk güvenliği ilkesinin bir sonucu olup hukukun genel ilkelerinden birini oluşturmaktadır. Kazanılmış hak, özel hukuk ve kamu hukuku alanlarında genel olarak, bir hak sağlamaya elverişli nesnel yasa kurallarının bireylere uygulanması ile onlar için doğan öznel hakkın korunmasıdır. Kazanılmış bir haktan söz edilebilmesi için bu hakkın, yeni kanundan önce yürürlükte olan kurallara göre bütün sonuçlarıyla fiilen elde edilmiş olması gerekir. Kazanılmış hak, kişinin bulunduğu statüden doğan, kendisi yönünden kesinleşmiş ve kişisel niteliğe dönüşmüş haktır. Kural olarak kişisel hak haline dönüşmemiş, belli koşulların gerçekleşmesine bağlı olarak ileride elde edilmesi olası beklenen haklar, kazanılmış hak olarak korunmaz. Meşru beklenti; makul bir şekilde ortaya konmuş icra edilebilir bir iddianın doğurduğu, ulusal mevzuatta belirli bir kanun hükmüne veya başarılı olma şansının yüksek olduğunu gösteren yerleşik ve istikrarlı bir yargı içtihadına dayanan yeterli somutluğa sahip nitelikteki bir beklentidir. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM); özünde “varlık” olarak kabul görebilecek bir şahsi menfaatin, ulusal mahkemelerin yerleşmiş içtihadı gibi yalnızca ulusal hukukta yeterli bir temeli olması hâlinde mümkün olabileceği görüşündedir.
Anayasa Mahkemesi’nin 19.12.2013 tarihli ve B:2013/817 sayılı Mehmet Akdoğan ve Diğerleri başvurusuna ilişkin kararında, “Ölçülülük ilkesi; ‘elverişlilik’, ‘gereklilik’ ve ‘orantılılık’ olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. ‘Elverişlilik’, öngörülen müdahalenin, ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını; ‘gereklilik’, ulaşılmak istenen amaç bakımından müdahalenin zorunlu olmasını yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, ‘orantılılık’ ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir.” denilmektedir.
Dava dosyasının incelemesinden, 3201 sayılı Emniyet Teşkilat Kanunu’nun 6638 sayılı Kanun’un 23. maddesiyle eklenen Ek 1. maddesinin üçüncü fıkrasına dayanılarak hazırlanan 03.06.2015 tarihli ve 29375 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe konulan Emniyet Genel Müdürlüğü Kadrolarına Polis Memuru ve Komiser Yardımcısı Rütbelerine Aday Memur Olarak Atanacaklara Uygulanacak Sınav Yönetmeliği uyarınca Polis Meslek Yüksek Okulu mezunları için (PMYO) 28-29 Mayıs 2018 tarihlerinde eğitim sonu sınavı yapıldığı, sözlü sınava katılan davacının, aday polis memuru olarak atanabilmek için sözlü sınavdan alınması gereken asgari 70 puanı alamadığından başarısız sayılması üzerine, sözlü sınavda başarısız sayılmasına işlem ile bu işlemin dayanağı olan 03.06.2015 tarihli ve 29375 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Emniyet Genel Müdürlüğü Kadrolarına Polis Memuru ve Komiser Yardımcısı Rütbelerine Aday Memur Olarak Atanacaklara Uygulanacak Sınav Yönetmeliği’nin 5. maddesinin iptali istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmıştır. Dava konusu olayda; iptali istenen yönetmeliğin dayanağı olan 3201 sayılı Emniyet Teşkilat Kanunu’nun 6638 sayılı Kanun’un 23. maddesiyle eklenen Ek 1. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “…öğrenimine devam edenler dahil…” ibaresinin Anayasaya aykırı olduğu iddiasıyla açılan davada, Anayasa Mahkemesinin 04.05.2017 tarihli, E:2015/41, K:2017/98 sayılı kararıyla; öğrencilerin memuriyet hakkını kazanılmış bir hak olarak elde etmedikleri, zira bunların henüz memuriyete atanmadıkları ve memuriyetin bunlar yönünden bütün sonuçlarıyla fiilen elde edilmiş kişisel bir hakka dönüşmediği, kanun koyucunun, Anayasa’da öngörülen kurallar çerçevesinde diğer alanlarda olduğu gibi kamu görevine giriş koşullarıyla ilgili olarak da kamu yararı amacıyla bazı değişiklikler yapabileceği, bu değişikliklerin kişilerin beklentilerini etkileyebileceği, kişilerin meşru beklentileri aleyhine bir düzenleme yapılması söz konusu olmadığından kuralın kişilerin çalışma hürriyeti ve haklarına yönelik hukuki güvenliklerini ihlal eden bir yönü bulunmadığı ve anılan düzenleme emniyet hizmetlerinin daha iyi işlemesi amacıyla yapıldığından Anayasaya aykırı olmadığı gerekçesiyle iptal talebinin reddine karar verildiği görülmektedir.
Diğer taraftan hukuk devleti ilkesinin gereklerinden biri olan hukuk güvenliği ilkesi; hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Kanunlara güvenerek hayatını yönlendiren, hukuki iş ve işlemlere girişen bireyin bu kanunların uygulanmasına devam edileceği yolunda oluşan beklentisinin mümkün olduğunca korunması hukuki güvenlik ilkesinin gereğidir. Ancak güvenin korunması, mevcut bir hukuki durumun dokunulmazlığı anlamında da değerlendirilmemelidir. Hukuki güvenliğin mevcut bir hukuki durum için dokunulmazlık şeklinde algılanması, dinamik toplum yapısının kurallarla statik, durağan hâle getirilmesi sonucunu doğurur ki bu da toplumun çağın gerisinde kalmasına neden olabilir. Bu nedenle kanun koyucu, Anayasa’da öngörülen kurallar çerçevesinde diğer alanlarda olduğu gibi kamu görevine giriş koşullarıyla ilgili olarak da kamu yararı amacıyla bazı değişiklikler yapabilir ve bu değişiklikler kişilerin beklentilerini etkileyebilir.
Bir beklentinin hukuken koruma görebilmesinin ön koşullarından biri beklentinin haklı (meşru) beklenti seviyesine ulaşmasıdır. Haklı beklenti, bireyin kendisine güvenerek hareket ettiği lehine olan bir kanunda öngörülemez bir değişiklik yapılması ve bu öngörülemez değişikliğin herkes yönünden objektif olarak beklenebilecek bir beklentiyi sonuçsuz bırakması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda gündeme gelmektedir. Ancak bir beklentinin hukuken korunabilmesi için anılan koşulların gerçekleşmesi yeterli olmayıp bu beklentinin korunmasına engel teşkil eden bir kamu yararının da bulunmaması gerekmektedir. Bu yönüyle anayasa yargısında kişi yararıyla kamu yararının karşı karşıya geldiği durumlarda ancak önemli bir kamu yararının bulunmadığı durumlarda haklı beklentinin korunması kabul edilebilir. Aksi takdirde kanun koyucunun kamu yararını gerçekleştirmek üzere değişen koşullara göre yeni politikalar belirlemesi imkânı önemli ölçüde zedelenebilir.
Yukarıda açıklanan ölçülülük ilkesinde belirtilen orantılılık uyarınca bu koşulun adayların yeterliliklerini tespit etmek amacıyla düzenlendiği, kamu hizmetinin etkin ve verimli bir şekilde işleyebilmesini sağlamak üzere kamu görevine alınacak kişilerin yeterliliklerini tespit etmek amacıyla sınav aracına başvurulmasının anılan amaca ulaşılması yönünden uygun bir araç olduğu görülmektedir. İdarelerin kendilerine tanınan düzenleme yetkisini Anayasa ve kanunlarla belirlenen sınırlar içinde kullanması gerektiği açıktır. Yasa koyucu tarafından düzenlenen Kanun metninde açık bir şekilde, eğitimlerini başarıyla tamamlayan adayların Polis Akademisi Başkanlığınca yapılacak sınavda başarılı olmaları gerektiği hüküm altına alınmış, İçişleri Bakanlığınca hazırlanan Yönetmeliğin dava konusu 5. maddesinde ise bu hüküm doğrultusunda düzenleme yapılmıştır. Söz konusu düzenlemede; polis eğitim kurumları ve Emniyet Genel Müdürlüğü adına yükseköğretim kurumlarında öğrenim gören öğrencilerden, öğrenim süresini başarıyla tamamlayanların Emniyet Genel Müdürlüğü kadrolarına polis memuru veya komiser yardımcısı olarak atanmalarından önce sınava tabi tutulacağının idare tarafından üst hukuk normlarına uygun olarak hazırlanan yönetmelik hükmüyle belirlendiği ve idarenin üst hukuk normları sınırları içerisinde kaldığı anlaşılmaktadır.
Yukarıda belirtilenler ışığında, dava konusu Emniyet Genel Müdürlüğü Kadrolarına Polis Memuru ve Komiser Yardımcısı Rütbelerine Aday Memur Olarak Atanacaklara Uygulanacak Sınav Yönetmeliği’nin sınava katılacak adaylara ilişkin düzenlenen 5. maddesinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Sözlü sınavın ve davacının sözlü sınavda başarısız sayılmasına ilişkin işlemin iptali isteminin incelenmesi:
Sözlü sınavda başarısız sayılma işleminin, diğer tüm idari işlemlerin yargısal denetiminde olduğu gibi yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden yargısal denetiminin yapılması esastır. İdari işlemin yetki, şekil gibi salt usule ilişkin unsurları ile sınırlı olarak yapılacak bir yargısal denetim, hukuk devleti ilkesinin sağladığı güvenceyi temin etmeyecektir. Bu itibarla, davacının girdiği sözlü sınav öncesinde, sınav komisyonunca sınavda sorulacak soruların önceden hazırlanması ve tutanağa bağlanması, her adaya sorulan soruların kayda geçirilmesi ve sorulan sorulara adayların verdiği yanıtlara hangi komisyon üyesince, hangi notun takdir edildiğinin tutanakta ayrı ayrı gösterilmesi, böylece sözlü sınavın nesnel olarak yapılması ve yargısal denetimin tüm unsurlarıyla gerçekleştirilmesi sağlanmalıdır. Nitekim, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 18.11.2013 tarihli ve E:2010/2194, K:2013/4094 sayılı kararı da bu yöndedir.
Davalı idarenin savunması ekinde gönderilen, davacının sözlü sınavda başarısız sayılmasına ilişkin işlemin dayanağı olan sözlü sınav komisyonu başkanı ve üyelerince verilmiş puanlara ilişkin tutanak ve sınav sonuçlarına ilişkin tüm bilgi ve belgelerin incelenmesinden sözlü sınavın nesnel olarak yapıldığı ve yargısal denetim için aranan bütün koşulları sağladığı anlaşılmaktadır. Sonuç olarak, dava konusu Yönetmelik hükümlerine uygun olarak yapılan sözlü sınavda ve davacının sözlü sınavda başarısız sayılmasına ilişkin işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle; davanın reddine oybirliğiyle karar verilmiştir.