
“Binlerce yıl önce burada sadece bir adam değil, bir düşünce hapsedilmişti”
Atina’nın o kadim, güneş yorgunu sokaklarından sıyrılıp Filopappos Tepesi’nin eteklerine vardığınızda, zamanın nabzı avuçlarınızda atmaya başlar. Karşınızda duran o soğuk, sessiz taş oyuklar sadece bir hapishane değil; adaletin vicdanla girdiği o bitmek bilmeyen kavganın ilk meydanıdır. Bir banka oturup o demir parmaklıklara baktığınızda, binlerce yıl öncesinin rüzgarı yüzünüze çarpar. Orada, o daracık taşın içinde sadece bir adam değil, bir hakikat hapsedilmişti.
Delphi’deki kâhinin “Ondan daha bilgesi yok” dediği adam, şehrin en büyük meydanlarında “tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir” diye fısıldıyordu. Bu bir alçakgönüllülük değil, insanın kendi içindeki o uçsuz buçsuz cehaletle tanışmasının verdiği o sarsıcı dürüstlüktü. Her şeyi bildiğini sananların arasında, bilmediğini itiraf eden bir adamın yalnızlığı ve bilgeliği gizliydi bu sözde. Sokrates, bilginin bir son durak değil, sonu gelmeyen bir yolculuk olduğunu biliyordu. Belki de onu o hücreye, o ölüme götüren şey de buydu: İnsanların sahte bildiklerini, onların yüzüne o zarif sorgulamalarıyla bir ayna gibi tutması. Devamını oku
