TERÖR EYLEMLERİ NEDENİYLE DOĞAN ZARARLAR BAKIMINDAN SOSYAL RİSK İLKESİ VE 5233 SAYILI KANUN KAPSAMINDA MANEVİ TAZMİNAT NASIL DEĞERLENDİRİLİR?

TERÖR EYLEMLERİ NEDENİYLE DOĞAN ZARARLAR BAKIMINDAN SOSYAL RİSK İLKESİ VE 5233 SAYILI KANUN KAPSAMINDA MANEVİ TAZMİNAT SORUNU NASIL DEĞERLENDİRİLMELİDİR?
I. Terör Kavramının Kökeni ve Hukuki Anlamı Nedir?

Terör sözcüğü, köken itibarıyla Latince “korkutmak” anlamına gelen terreo fiilinden türeyen “terror” kelimesine dayanmaktadır. Kavramın özünde, korku yaratma ve toplumsal düzeni sarsma amacı bulunmaktadır. Terör eylemlerinin hedefi çoğu zaman doğrudan belirli bir suç isnadı bulunan kişiler değil, rastgele seçilen ve eylemle doğrudan bağlantısı olmayan masum bireylerdir. Bu yönüyle terör, doğrudan mağdur üzerinden değil, toplumun bütünü üzerinde psikolojik ve siyasal etki yaratmayı amaçlayan bir şiddet stratejisidir.

Terör eylemleri sonucunda zarar gören bireyler, çoğu zaman herhangi bir kusur isnadı altında değildir. Bu durumda şu temel sorular ortaya çıkmaktadır: Zarar gören kişiler idarenin doğrudan bir eylemi sonucu mu zarar görmüştür? İdarenin açık bir işlem veya fiili bulunmadığı hâllerde sorumluluk söz konusu olabilir mi? İdarenin eylemsizliği bir sorumluluk kaynağı teşkil edebilir mi? İşte bu soruların yanıtı, idare hukukunda geliştirilen “sosyal risk” ilkesi çerçevesinde aranmaktadır.
TERÖR EYLEMLERİ NEDENİYLE DOĞAN ZARARLAR BAKIMINDAN SOSYAL RİSK İLKESİ VE 5233 SAYILI KANUN KAPSAMINDA MANEVİ TAZMİNAT NASIL DEĞERLENDİRİLİR? YILDIZ HUKUK VE DANIŞMANLIK

Sosyal Risk İlkesi Nedir ve İdare Hukukundaki Yeri Nasıl Belirlenmektedir?

Sosyal risk ilkesi, doktrinde “sosyal hasar”, “toplumsal muhatara” veya “toplumsal hasar” kavramlarıyla da ifade edilen ve idarenin kusursuz sorumluluğu kapsamında değerlendirilen özgün bir sorumluluk türüdür. Bu ilke, klasik anlamda hizmet kusuru veya risk ilkesi çerçevesine tam olarak oturmayan zararların tazmini amacıyla geliştirilmiştir.

İdarenin sorumluluğuna ilişkin temel ilkeler genel olarak üç başlık altında toplanmaktadır: hizmet kusuru, risk ilkesi ve kamu külfetleri karşısında eşitlik ilkesi. Sosyal risk ilkesi ise bu kategorilerin dışında, kendine özgü bir alan oluşturmaktadır.

Bu ilkenin ayırt edici özellikleri şunlardır:

Zarar ile idari faaliyet arasında klasik anlamda bir illiyet bağının aranmaması,

Zararın, önlenmesi mümkün olmayan ya da önlenmesi daha büyük zararlar doğurabilecek tehlikelerden kaynaklanması,

Toplum hâlinde yaşamanın kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkması,

Zarar gören kişinin zarar verici eyleme katılmamış olması.

Bu çerçevede sosyal risk ilkesi, özellikle terör, savaş ve yaygın toplumsal olaylar gibi olağanüstü durumlarda, idarenin kusuru aranmaksızın mali sorumluluğuna gidilebilmesini mümkün kılmaktadır. Nitekim Danıştay içtihatlarında da sosyal risk ilkesi yerleşik bir sorumluluk zemini olarak kabul edilmektedir.

Sosyal Risk İlkesinin Anayasal Dayanağı Nedir?

Sosyal risk ilkesinin anayasal temeli, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesinde yer alan “sosyal hukuk devleti” ilkesidir. Sosyal hukuk devleti, yalnızca bireyin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına almakla kalmaz; aynı zamanda toplum içinde ortaya çıkan olağanüstü zararların adil biçimde paylaştırılmasını da gerektirir.

Terör eylemleri gibi bireyin önleme gücünün bulunmadığı ve kamusal düzeni hedef alan olaylar neticesinde zarar gören üçüncü kişilerin zararlarının karşılanması, sosyal devlet anlayışının bir gereğidir. Bu bağlamda sosyal risk ilkesi, toplumsal dayanışma düşüncesinin hukuki yansımasıdır. Zararın belirli bir birey üzerinde yoğunlaşması, onun bu zararı tek başına üstlenmesini haklı kılmamaktadır; aksine bu zarar, toplum adına paylaşılması gereken olağandışı bir külfet niteliği taşımaktadır.

 5233 Sayılı Kanun Kapsamında Manevi Tazminat Talep Edilebilir mi?

Terör eylemleri nedeniyle doğan zararların tazmini bakımından temel özel düzenleme, Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun’dur. Kanun’un 2. maddesinde, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren eylemler veya terörle mücadele faaliyetleri nedeniyle zarar gören gerçek kişiler ile özel hukuk tüzel kişilerinin maddi zararlarının sulh yoluyla karşılanmasına ilişkin esas ve usuller düzenlenmiştir.

Kanun lafzı itibarıyla yalnızca maddi zararların sulhen karşılanacağını öngörmektedir. Ancak bu durum, manevi zararların talep edilemeyeceği anlamına gelmemektedir.

Anayasa Mahkemesi’nin 25.06.2009 tarihli kararında, 5233 sayılı Kanun’un idarenin kusursuz sorumluluk alanını genişlettiği; manevi zararların talep edilmesini engelleyen bir hüküm içermediği açıkça belirtilmiştir. Kanun’un 12. maddesinde “sulh yoluyla çözülemeyen uyuşmazlıklarda yargı yoluna başvurma hakkının saklı olduğu” düzenlenmiş olup, bu hüküm Anayasa’nın 125. maddesiyle paralellik göstermektedir.

Benzer şekilde Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu 26.03.2014 tarihli kararında, 5233 sayılı Kanun’un manevi zararların karşılanmasını engellemediğini açıkça ortaya koymuştur.

Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Aydın İçyer – Türkiye kararında da, Kanun kapsamında maddi zararların sulh yoluyla talep edilebildiği; manevi zararlar bakımından ise idari yargı yolunun açık olduğu ifade edilmiştir.

Dolayısıyla, 5233 sayılı Kanun manevi tazminat talebini ortadan kaldırmamaktadır; yalnızca sulh mekanizmasını maddi zararlarla sınırlı tutmaktadır.
TERÖR EYLEMLERİ NEDENİYLE DOĞAN ZARARLAR BAKIMINDAN SOSYAL RİSK İLKESİ VE 5233 SAYILI KANUN KAPSAMINDA MANEVİ TAZMİNAT NASIL DEĞERLENDİRİLİR? YILDIZ HUKUK VE DANIŞMANLIK

5233 Sayılı Kanun’daki Sulh Mekanizması İşlevsel midir?

Sulh kurumu, tarafların uyuşmazlığı yargı kararına gerek kalmaksızın uzlaşma yoluyla çözmesini ifade etmektedir. 5233 sayılı Kanun’da öngörülen sulh yolu yalnızca maddi zararlar bakımından işletilmektedir.

Ancak aynı olaydan kaynaklanan maddi zararlar sulhen çözülebilirken, manevi zararlar için mutlaka genel idari yargı yoluna başvurulması zorunluluğu, sistematik bir çelişki doğurmaktadır. Bu durum, sulh kurumunun etkinliğini azaltmakta ve zarar göreni kaçınılmaz olarak yargı sürecine yönlendirmektedir.

Kanun bütünlüğü ve usul ekonomisi açısından, manevi zararların da sulh kapsamına alınmasını sağlayacak bir düzenleme yapılması gerekliliği öğretide sıklıkla dile getirilmektedir.

5233 Sayılı Kanun Kapsamında Süre Aşımı Nasıl Belirlenmektedir?

İdari yargıda dava açma süreleri, hukuki güvenlik ve idari istikrar ilkelerinin bir gereği olarak kabul edilmektedir. İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 13. maddesi uyarınca, idari eylemlerden doğan zararlar için öğrenme tarihinden itibaren bir yıl ve her hâlde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde idareye başvurulması gerekmektedir.

5233 sayılı Kanun’un 6. maddesi ise sulh başvurusu bakımından 60 günlük ve her hâlde bir yıllık süre öngörmektedir. Bu durum, maddi ve manevi zararlar bakımından farklı süre rejimlerinin uygulanmasına yol açmaktadır.

Danıştay 15. Dairesi kararlarında, manevi tazminat taleplerinin 2577 sayılı Kanun’daki sürelere tabi olduğu ve bu sürelerin hak düşürücü nitelik taşıdığı belirtilmektedir. Ancak karşı oy yazılarında, zarar gören kişinin bu teknik ayrımı bilmesinin beklenemeyeceği; aksi yaklaşımın hakkaniyete aykırı olacağı ifade edilmektedir.

Sürelerin Katı Yorumu Hak Arama Özgürlüğünü Zedeler mi?

Anayasa Mahkemesi kararlarında, mahkemelerin usul kurallarını uygularken aşırı şekilcilikten kaçınması gerektiği vurgulanmaktadır. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 40. maddesi uyarınca devlet, işlemlerinde başvuru yollarını ve sürelerini belirtmek zorundadır.

Bu bağlamda, terör gibi olağanüstü koşullarda zarar gören kişiden karmaşık süre rejimlerini bilmesinin beklenmesi, hakkaniyet ilkesiyle bağdaşmayabilir. Nitekim uygulamada bazı ilk derece mahkemeleri, 5233 sayılı Kanun’daki 60 günlük süreyi Kanun’un amacına uygun biçimde geniş yorumlayarak idarenin ret işlemlerini maksat unsuru yönünden iptal edebilmektedir.

Sonuç Olarak Sosyal Risk ve 5233 Sayılı Kanun Nasıl Yorumlanmalıdır?

Gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, gerek Anayasa Mahkemesi ve gerekse Danıştay kararları birlikte değerlendirildiğinde; 5233 sayılı Kanun kapsamında manevi tazminat talebinin mümkün olduğu hususu açıklığa kavuşmuştur.

Bununla birlikte, maddi zararların sulh yoluyla; manevi zararların ise yalnızca dava yoluyla talep edilebilmesi sistematik bir eksiklik doğurmaktadır. Süre aşımı rejiminin katı yorumlanması ise hak arama özgürlüğünü zedeleme potansiyeli taşımaktadır.

Sonuç olarak, terör eylemleri nedeniyle doğan zararların tazmininde sosyal risk ilkesi, sosyal hukuk devleti anlayışının somut bir tezahürü olarak değerlendirilmelidir. 5233 sayılı Kanun’un uygulanmasında daraltıcı değil; temel hak ve özgürlükleri gözeten, hakkaniyet temelli ve sosyal devlet ilkesine uygun bir yorum anlayışı benimsenmelidir. Ancak bu şekilde, bireyin salt toplumun bir parçası olması nedeniyle maruz kaldığı olağandışı zararların topluma pay edilmesi ve adalet duygusunun tatmini mümkün olacaktır.

Anasayfa - Yıldız Hukuk
AV. OSMAN YILDIZ

Haklarınızı doğru şekilde öğrenmek, süreci bilinçli yürütmek ve olası riskleri en aza indirmek adına profesyonel hukuki destek almak her zaman en sağlıklı yaklaşımdır. Genel hukuk alanında danışmanlık ve detaylı bilgi için Avukat Osman Yıldız ile iletişime geçebilir, somut durumunuza uygun değerlendirme ve yönlendirme talep edebilirsiniz. Doğru zamanda alınan doğru hukuki destek, sürecin en güçlü güvencesidir.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Don`t copy text!